"ÇİN RÜYASI"NIN VAHŞİ YÜZÜ:
ASİMİLASYON POLİTİKALARI
Asimilasyon, bir toplumun kimliğini oluşturan dil, kültür, din ve sosyal yapının sistemli uygulamalar yoluyla değiştirilmesi veya zayıflatılması sürecidir. Çin "HALK " Cumhuriyeti'nin "yasal" yollarla Doğu Türkistan üzerinde uyguladığı asimilasyon çeşitlerini sosyal, politik, kültürel, dini olarak dörde ayırmak mümkündür.
SOSYAL ASİMİLASYON
Yer altı ve yer üstü kaynakları açısından son derece zengin olan Doğu Türkistan, Çin hükûmetinin ekonomik yatırımları açısından en fazla öncelik verdiği bölgelerden biri hâline gelmiştir. Bölgeye kara ve demir yolu hatları, havaalanları, petrol ve doğal gaz boru hatları gibi büyük ölçekli altyapı projeleri inşa edilmiş; tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinde geniş istihdam alanları oluşturulmuştur. Ancak bu ekonomik düzenlemeler, Doğu Türkistan’ın kronik sorunlarından biri olan devlet tekelleşmesini azaltmaya yönelik bir iyileşme sağlamamış; kalkınma politikaları Han Çinliler dışındaki etnik unsurlar açısından herhangi bir sosyoekonomik fark yaratmamıştır.
Çin’de 1970’lerle birlikte uygulanan ekonomik reformlar sonucunda devletin ekonomideki ağırlığı azaltılmış, özel sektör teşvik edilmiş olsa da, Doğu Türkistan bu dönüşümün dışında bırakılmıştır. Guangdong gibi özel sektörün baskın olduğu gelişmiş eyaletlerin aksine Doğu Türkistan’da endüstriyel işletmelerin büyük çoğunluğu hâlen devlet kontrolündedir. Çin hükûmeti, ekonomik özgürlükleri sanayisi gelişmiş bölgelere sağlarken Doğu Türkistan’a aynı imkânları tanımamakta; bölgenin zengin kaynakları işlenerek Çin ekonomisine aktarılırken, “siyasi olarak daha güvenilir” kabul edilen Han Çinlilerin bölgeye göçü teşvik edilmektedir. Her yıl yaklaşık 250.000 Han Çinlisinin bölgeye yerleştirildiği tahmin edilmekte; bu politika, ekonomik yatırımların arkasında demografik dönüşümü hedefleyen bir “Truva atı” işlevi görmektedir.
İstihdam alanlarında da belirgin bir ayrımcılık mevcuttur. Petrol endüstrisi başta olmak üzere pek çok ticari kuruluşta Han Çinliler ağırlıktadır. Güneydeki bazı bölgelerde kamuya ait işletmeler özelleştirilerek Han Çinlilere devredilmekte; iş gücü olarak da bölgenin çoğunluğunu oluşturan Uygurlar yerine Han Çinliler tercih edilmektedir. Uygurların geleneksel geçim kaynakları olan halıcılık ve ipek üretimi alanındaki işletmeler de benzer şekilde el değiştirmekte ve Uygurlar giderek dışlanmaktadır.
Tarım sektöründe ise yüksek vergiler, yolsuzluk, düşük fiyat politikaları ve zorunlu satış uygulamaları nedeniyle pek çok Uygur çiftçi fakirleşmiş, topraklarını satmak zorunda kalmıştır. Bazı bölgelerde Uygur çiftçiler ürünlerini devlet kurumlarına piyasa değerinin çok altında satmaya mecbur bırakılırken, Han Çinli çiftçiler piyasada serbest satış yapabilmektedir.
Ekonomik geri kalmışlık ile etnik yapı arasındaki ilişki şehirlerde de açıkça gözlenmektedir. Uygurların yoğun olduğu Hoten ve Kaşgar gibi güney şehirleri en geri kalmış bölgeler arasında yer alırken, Han Çinlilerin çoğunlukta bulunduğu Urumçi ve Karamay ekonomik refah açısından en gelişmiş şehirlerdir. Bu durum, zengin iç kaynaklardan elde edilen gelirin etnik gruplar arasında orantılı biçimde paylaşılmadığının açık bir göstergesidir.
Doğu Türkistan’da istihdam politikaları, yalnızca ekonomik ayrımcılıkla sınırlı değil; aynı zamanda nüfus mühendisliğinin bir aracı hâline gelmiştir. İşe alımlarda Han Çinlilere yüksek maaş, lojman ve ikramiye gibi teşvikler sağlanırken; Uygurlar çoğu iş ilanına başvuru aşamasında dahi kabul edilmemektedir. Eğitimli Uygur gençlerin iş bulmakta yaşadığı zorluklar ve artan işsizlik oranı, 5 Temmuz olaylarından önce Uluslararası Af Örgütü raporlarında dahi bölgedeki huzursuzluğun temel nedenlerinden biri olarak ifade edilmiştir.
Bölgede yaşayan her altı Han Çinliden birinin, hem ekonomik hem de idarî güce sahip olan Bingtuan’da istihdam edildiği tahmin edilmektedir. Bu yapı, Uygurların ekonomik olarak daha da yoksullaşmasına yol açarken; artan kira ve yaşam giderleri nedeniyle Uygurlar kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş konumuna düşmektedir. 1949’dan bu yana süregelen ayrımcı politikalar sonucunda etnik farklılık, günümüzde sınıfsal bir ayrışmaya dönüşmüştür.
Doğu Türkistan, Çin genelinde (cezaevleri hariç) “zorunlu çalıştırma” politikasının sistematik olarak uygulandığı tek bölgedir. Haşar olarak bilinen uygulamada, Uygur aileler yılın belirli dönemlerinde aile fertlerinden birini ücretsiz kamu hizmetlerinde çalıştırmak üzere uzak bölgelere göndermeye zorlanmakta; ücret ödenmemekte, yol ve barınma masrafları ise çalışana yüklenmektedir. Çalışacak kişi göndermeyen ailelere para cezaları verilmekte, erkek bulunmayan hanelerde çocuklar ve yaşlı kadınlar bile zorla çalıştırılmaktadır.
Buna ek olarak, 2002’de başlatılan işçi ihraç programı kapsamında kırsal bölgelerdeki her aileden en az bir genç Çin’in iç bölgelerindeki fabrikalara gönderilmekte; reddeden aileler ağır cezalarla tehdit edilmektedir. Bu gençlerin bir kısmı, özellikle Guangdong gibi bölgelerde insanlık dışı çalışma koşullarına maruz kalmakta; bazı vakalarda fuhuşa sürüklendikleri de bildirilmektedir.
Çin’in “zorunlu eğitim” adı altında yürüttüğü toplama kampı uygulamaları, yalnızca bir kapatma politikası değil; Uygur kimliğini dönüştürmeyi amaçlayan sistematik bir asimilasyon projesidir. Kamplarda tutulan kişiler ailelerinden koparılmakta, ideolojik eğitim adı altında devletin kendi kimlik anlayışı dayatılmakta ve çoğu zaman ağır çalışma koşullarına zorlanmaktadır.
Kazak Türklerinin de bu kamplarda tutulmaya başlanmasıyla konu uluslararası gündemin merkezine yerleşmiş; Kazakistan vatandaşlarının diplomatik girişimleri sonucunda Çin, yıllarca reddettiği kampların varlığını 2018’de resmî olarak kabul etmek zorunda kalmıştır. Yetkililer bu yapıları “mesleki eğitim merkezleri” olarak tanımlasa da, belgeler bu yapıların II. Dünya Savaşı’ndan bu yana rastlanan en kitlesel kapatma uygulamalarından biri olduğunu göstermektedir.
Batılı kaynaklara göre bölgede yaklaşık 1.200 kamp bulunmaktadır; bu sayı, neredeyse her Uygur ailesinden bir kişinin bu yapılarda tutulduğu anlamına gelmektedir. Çin ise kamplarda “gönüllü katılım” olduğunu iddia etse de, içerideki uygulamalar cezalandırma niteliğindedir.
Son yıllarda politika değişikliğine gidilerek kamplarda tutulan kişilerin kitlesel biçimde zorla çalıştırıldığı görülmektedir. Bu kişiler ya Çin’in iç bölgelerine gönderilerek fabrikalarda çalıştırılmakta ya da kampların hemen yanında kurulan dev tesislerde düşük ücretlerle zorunlu istihdam edilmektedir. Bu fabrikalar, kampların birer uzantısı gibi işlev görmekte; iş gücü sömürüsü “mesleki eğitim” adı altında meşrulaştırılmaktadır.
Mahrem Alanda Asimilasyon: "Aile Olmak" Projesi
2016’dan itibaren uygulanan “Aile Olmak” programında Han Çinlisi kamu görevlileri Uygur ailelerin evlerine “akraba” sıfatıyla yerleştirilmekte; ailelerin dini pratikleri, yaşam alışkanlıkları, yemek düzeni, ibadet davranışları ve devlet hakkındaki görüşleri sürekli olarak gözlemlenmektedir. Evde oruç tutulup tutulmadığından gece yanan ışığa kadar her davranış raporlanmakta; mahremiyet tamamen ortadan kaldırılmaktadır. Ramazan ayında özel timlerin sahur için uyanan aileleri tespit ettiği bildirilmektedir.
Bu uygulamalar sonucunda Uygurlar arasında ibadet, toplu yaşam ve geleneksel kültürel pratikler giderek baskılanmış; birçok aile bu nedenle dini yaşamını gizlemek zorunda bırakılmıştır.
Nüfus Mühendisliği ve Zorla Evlilikler
Uygurların zorla göç ettirilmesi, köy ve kasabaların boşaltılması ve yerlerine Han Çinlilerin yerleştirilmesi uzun vadeli bir demografik dönüşümün parçasıdır. Han yerleşimcilere ücretsiz konut, arazi ve iş garantisi gibi geniş imtiyazlar sağlanırken; Uygurlar ağır vergiler ve mülksüzleştirme politikalarıyla köylerini terk etmek zorunda bırakılmaktadır.
“Karışık evlilikler” devlet tarafından teşvik edilmekte ve kimi zaman baskı yoluyla zorlanmaktadır. Uygurların bu evlilikleri reddetmesi “aşırılık belirtisi” sayılabilmekte; pek çok aile bu nedenle toplama kamplarıyla tehdit edilmektedir.
*GÖRSEL: Kılınç, T. (2025). Kayıp Coğrafyanın İzinde. İstanbul: Ketebe Yayınları.